Zülfü GÜL’den Gezi Güncesi (Aydıncık Aynalıgöl Mağarası, Gülnar Köyleri, Yörükler, Silifke Dalyan)

Zülfü GÜL’den Gezi Güncesi (Aydıncık Aynalıgöl Mağarası, Gülnar Köyleri, Yörükler, Silifke Dalyan)

Şehir daha yüzünü yıkamadan çıktık yola. Bulutlu bir pazar şafağıydı; Mersin Fotoğraf Derneği ışığın izinde Aydıncık – Aynalıgöl Mağarası, Gülnar-Köyleri, Silifke Dalyanı yolculuğuna başlamıştı. “Simurg” efsanesine göre kuşlar sultanlarını bulmak için yolculuğa çıkarlar ve bu yolculukta geride kalan, kaybolan olur, yani sürekli eksilirler; oysa biz yolculuk ilerledikçe çoğalıyorduk.

Deniz güzelliğiyle yolculuğumuza eşlik ederken güneş görülmeye başladı. Durdurup arabayı birkaç kare ile ışığın ilk sıcak izlerine dokunmak istedik . Fakat güneş utangaç bir çocuk gibi yüzünü bulutların arkasına bir gizliyor, bir çıkarıyordu. Fazla ısrarcı olmadık, böyle durumlarda zamana bırakmak en iyisi.

Sanki yolculuğumuzun ilerlemesi ile doğanın güzelliği arasında doğru orantı var; çünkü biz ilerledikçe doğa da güzelleşiyordu. Derken ilk mola yerimize vardık. Sıcak çaylara sıcak sohbetlerimizi katık ettik. Eksik gediklerimiz giderdik. Yine kısa bir yolculuktan sonra aracımız denize bakan bir tepecikte durdu. Aydıncık’ın Aynalıgöl (Gilindire) Mağarasına varmıştık.

1999 yılında keşfedilen ve 555 metre uzunluğunda olan mağara sarkıt, dikit ve diğer oluşumlarıyla tam bir görsel şölen sunmaktadır. Herkes kendince mağaranın kalbine gizemli yolcuğunu yaptı. Mağara sıcak ve nemli olduğu için çok kalın giyinmemeyi ve burada ışık nazlı davrandığı için de çekimlerde tripot bulundurmayı sonradan gideceklere öneriyoruz. Ayrıca nemden sürekli buğulanacak olan objektiflerinizi silmek için de temizleme bezlerinizi unutmayınız.

Aynalıgöl Mağarasındaki gizemli keşfimizden sonra çıkışta mis gibi havada çaylarımızı yudumladık. Deniz yine güzel manzarasıyla bize eşlik ediyordu.

Grup rehberlerimizin planına bağlı olarak yine yola koyulduk. Az sonra Gülnar’ın bir köyündeydik. Dağıldık. Herkes değerli bulduğu görüntünün peşine düştü. Fotoğraf çekerken köyün yaşlılarıyla sohbet etmenin, şakalaşmanın ayrı bir tadı vardır. Çünkü onlar zamanın bütün izlerini hem tenlerinde hem de ruhlarında taşırlar. Artık o izlerdeki ışığı fark etmek de fotoğrafçıya kalmış.

Yolculuğumuz zirveye vardığında Gülnar’daydık ve öğlen olmuştu. Araçta rehberimiz Savaş Varlısoydaş, önceki deneyimlerinden hareketle kuru-fasulye pilavın burada çok güzel olduğunu belirtti. Çoğumuz yolculuğun, temiz havanın, yorgunluğun etkisiyle o kadar açtı ki, bu öneriyi zevkle kabul ettik.

Yemek molası da bittikten sonra yolculuk aşağıya doğru seyretmeye başlamıştı. Az sonra Bozağaç köyü yakınındaki Menekşe mağarasındaydık. 20 yıldır bu mağarada yaşayan 67 yaşındaki Mustafa Öztürk mis gibi çaylarıyla karşıladı bizi. Mustafa Öztürk fütursuzca ilerleyen medeniyete karşı, tersine bir yolculuk içinde; insanlığın doğuşundaki bir edayla evi bellemiş orayı. Ağzı açık bir midyeye benzeyen bu mistik mağara, yolcuların uğrak dinlenme yeri.

Aşağıya doğru yolculuk devam etti. Yol kenarında keçilerini otlatan Yörükler vardı. Nihayet kıl çadırlardan evlerine rastladık Yörüklerin, ki onlar günümüzde tabiata en yakın yaşayan insanlardır. Yığılmış çırpıların üzerine serili çamaşırlar arasında birbirine sokulmuş, oynayan iki küçük kız çocuğu ve bir oğlan çocuğu… Üçü de birbirinden güzel, tatlı ve masum… Tabiî bu kompozisyonu tamamlamak için küçük bir oğlak da vardı. Bizi görünce şaşırıyor, utanıyorlar çocuklar. Tabiatın o dinginliğinde yaşasaydık hangimizin “çocukluğu”, birdenbire bu kadar yabancıyı ellerinde o garip aletlerle görse şaşkınlık, utangaçlık yaşamazdı ki?

Kimimiz çocukların rengârenk fistanlı anneleriyle sohbet ederken, içimizden biri çantasından bir- iki çikolata çıkarıp uzatıyor çocuklara. Endişe azıcık dağılıyor yüzlerinde. Herkes bilir çikolata çocuklar için iletişime giden evrensel bir yoldur. Sonra yavaş yavaş ısınıyorlar bize. Az da olsa çıkarıyorlar yüzlerini yumuldukları kollarının arasından. Yine de çocukların gizli saklı bir yer kalıyor gözlerinde, yöredeki mağaralar gibi. Şair Edip Cansever’in dediği gibi “her insan biraz doğduğu yere benzer.”

Giderken güneşin doğuşunu çeken, dönerken güneşin batışını kaçırır mı? Yani fotoğrafçıların en değerli saatleri… Silifke dalyanı, balıkçıları, ördekleri, köpekleri, durgun denizi ve güneşin batışı ile muhteşem bir tablo çiziyor. Bize düşen de bu tabloya bir çerçeve yapmak…

Güneş dağların arkasından el sallayıp kaybolunca, dönüş başlıyor. Araçta kendiliğinden oluşan sessizlikte herkes içine dönüyor. Belki hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz: En büyük yolculuğumuz iç yolculuğumuz değil mi? Sonuçta hep kendine dönmez mi insan, yolculuklarının sonunda kendine ulaşan “Simurg” gibi?

Zülfü Gül

 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir